GAZİANTEP

Uzun zamandır Gaziantep’i görmek istiyordum. Daha Kurtuluş Savaşı başlamadan, düşmana dışarıdan destek almadan direnen, aç susuz kalınca düşmana teslim olan bu kent Kurtuluş Savaşı’na örnek olmuştu. Atatürk bundan dolayı Anteb’le ünvanı, gaziliği paylaştı. Dünyada yemekler ülkelerin adıyla anılırken, Gaziantep’te kendi adıyla anılan Antep Mutfağı var. Osmanlı İmparatorluğu’ndan beri ticaretin merkezi olan Antep, cumhuriyetten sonra da bu özeliğine, sanayi kenti olma özelliğini eklemişti.
Gaziantep’e gelmeden önce telefonla konuştuğumuz arkadaşım Halil bana rehberlik yapabileceğini söylediğinde Gaziantep’e gitmeye karar verdim. Zamandan kazanmak için otobüsle gece yolculuk yapmaya karar verdim. Otogardan, servisle şehir merkezinde ki Şehitler Anıtı’nın önüne indiğimde Halil beni bekliyordu. Halil’e hal hatır sorduktan sonra, Şehitler Anıtı’nın neden yapıldığını sorduğumda, Kurtuluş Savaşı’nda ölen 6317 Gazianteplinin toplu mezarı olduğunu söyledi. Oysa biliyordum ki Gaziantep’te Kurtuluş Savaşı başlamadan işgalci Fransızlara karşı başkaldırı olmuştu. Ayıntab’lılar, Fransızları şehirlerine sokmamışlardı. Halil, Kurtuluş Savaşı’nı anlatmaya başladı. Kâmil ve annesi yolda yürürken sarhoş Fransız askerleri Kâmil’in annesine sarkıntılık ederler. Kâmil karşı koyunca süngüyle şehit edilir. Uzun zamandır gizlice örgütlenen Antepliler bu olayla ayaklanırlar. Neye uğradığını şaşıran Fransızlar şehir dışına çekilir. Takviye Fransız kuvvetlerini, Kilis yolunda Şahinbey ve adamları, Maraş yolunda ise Karayılan ve çetesi şiddetli çarpışmalarla engellemişti. Antep içinde ise Kale ve çevresine çeteler egemendi. Takviye kuvvetlerle Şahinbey ve Karayılan’ı şehit eden Fransızlar, Antep’i kuşatmışlardı. Şehri işbirlikçi Ermenilere rağmen ele geçiremediler. Fransızlara yenilmeyen Antep halkı, açlığa yenildi. İnsanlar bir deri bir kemik kalmışlardı. Açlıktan dolayı Antep halkı teslim oldu. Antep direnişi Kurtuluş Savaşı’nın kıvılcımı oldu.

Kurtuluş Savaşı’nda dışardan yardım alamayan Antepliler, kendi silahını kendisi yapmış. Anteplilerin girişimciliği buradan başladı. TBMM, 6 Şubat 1921 tarihinde Antep’e “Gazi”lik unvanı verdi. O günden itibaren Atatürk ve Antep “Gazilik” unvanıyla ödüllendirilmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın ilginç özelliklerinden birisi de, Fransız ordusunun karargâh binası olarak kullandığı ve yüksek okul binası olan yapı ile ilgilidir. Fransızlar Antep’i terk ettikten sonra Antepliler bu binayı elleriyle yıkıyor. Çünkü bu binada çok sayıda Antepliye işkence yapılmış ve öldürülmüş. Bu kolejin adı ne diye sorduğumda Halil: “Kahvaltı yapalım, sonra anlatırım.” dedi. Bu arada biz modern Gaziantep sokaklarını yürüyerek geziyorduk. Şehir cıvıl cıvıldı. Nüfusun yoğunluğu, sokakların doluluğundan anlaşılıyordu.

Beyran içeceğimiz lokantanın önüne geldiğimizde, lokantanın köhne yapısı beni şaşırttı. “Burada mı yiyeceğiz?” dediğimde, “Bu dükkân 1880’li yıllardan beri hizmet vermektedir.” dedi. İnsanlar küçük masalara sıkışarak oturuyordu. Az beyran ısmarladım. “Beyran”, kelle paça gibi bol baharat ve sarımsakla yapılan bir yemekti. Kırmızı et ve pirinç, bir ocağın üzerinde bol alevle pişiriliyordu. Tadı nefisti. Baharat ve sarımsak, etin tadını güzelleştirmişti. Eminim bu lokantanın kelle paçası da güzeldir. Beyranı bitirmedim çünkü katmeri de tatmak istiyordum. Katmerci yakındaydı. Çok çeşitli simitler de yapıyordu. Halil iki katmer söyledikten sonra yakında bulunan bir kıraathaneye getirmesini söyledi. Kıraathanede menengiç kahvesi ısmarladı. Bu içecek tatlı kahveyi andırıyordu. Zaten yapılışı kahveye benziyordu. Biraz bekledikten sonra katmerimiz geldi. “Katmer”, ince yufkanın içine şeker, fıstık, kaymak ve tereyağı sürülerek kare şeklinde katlanıp pişirilen bir yiyecektir. Birkaç dilim yedikten sonra tıkandım. Çünkü enerji deposuydu. Sokaklarda göbekli insan sayısının çokluğu, bu tür ağır yiyeceklerden olmalıydı. Katmer, Gaziantep’te yeni evlenen çiftlere gerdek gecesinden sonra götürülürmüş. Damadın arkadaşları sabah erkenden uyanıp katmer götürmeyi bir görev olarak kabul ederlermiş.

Kıraathaneden çıktıktan sonra Halil” kaleye gidelim”. dedi. Yolda yürürken Gaziantep’te 250’ye yakın yöresel yemek olduğunu söyledi. Oysa Gaziantep denilince ilk akla gelen kebaplardı. Kebap sayısının 25 olduğunu, yemeklerin büyük çokluğunun tencere yemeği olduğunu söyledi. Tencere yemeklerini yapmak zahmetli olduğundan lokantalarda fazla pişirilmediğini söyledi. İnsanlar artık zaman kısalığından lahmacun ve kebap çeşitlerini tercih ediyorlar. Kadınlar da iş yaşamına girdiğinden artık evlerde de tencere yemeklerinin az yapıldığını söyledi. Bunun dışında 12 çeşit içecek, dört çeşit yöresel çerezin varlığını da öğrendim. Tatlı olarak akla, baklava ve az da olsa burmalı kadayıf gelmekle birlikte 68 çeşit tatlı varmış. Gaziantep mutfağının bu zenginliği beni şaşırttı. Bu zenginliğin, Gaziantep’te eski yıllardan beri kültür değişiminin fazla olmasından kaynaklandığını belirtti.

Anadolu’ya gelen ilk kavimler, Gaziantep’e 10 km. uzaklıktaki Dülük Köyü’ne ve Fırat Havzası’na yerleşmişler. Bu tarihlendirme 600.000 yıl önceye dayanmaktadır. Yerleşime de uygun olarak Dülük Köyü’ndeki Sarklı Mağara’yı tercih etmişler. Çünkü bu bölgede kaliteli çakmak taşları bulunmaktadır. Dülük ve Gaziantep, geçmiş çağlardan beri yolların kesiştiği bir bölgede bulunmaktadır. Uygarlığın doğduğu Mezopotamya, Akdeniz Bölgesi ve İç Anadolu’ya gitmek için bu bölgeden geçmek gerekiyor. Bugün de otoyollar, devlet yolları, demiryolu bu bölgeden geçmektedir.

Sokaklardaki zanaatkârlar ve eski yapılar dikkatimi çekerken Halil anlatmaya devam ediyordu. Dülük Köyü’nün güneybatısındaki dağda, bu bölgede yaşayan uygarlıkların tapınakları bulunmaktadır. Hititler, Fırtına Tanrısı Teşup’un tapınağını burada yapmışlar. Daha sonra bu bölgeye yerleşen Romalılar Teşup’un adını değiştirerek Jüpiter Doliecos adını vermişler. Bu bölgeye yerleşen Müslümanlar da buradaki bir mezarın bir ermişe ait olduğunu söyleyerek bu bölgeye Dülükbaba derler. Çevrenin ormanlık oluşunun ilginç bir hikâyesi vardır. Gaziantep’e rüzgâr, kuzeybatıdan Dülükbaba Tepesi’nden esmektedir. Rüzgâr, Gaziantep semalarına toz bulutları getirmektedir. Toz bulutlarını engellemek için Gaziantepliler, Ağaçlandırma Derneği kurup Dülükbaba’yı ormanlık bir bölge yaparlar. 1950 yılından beri her yıl bu bölgeye ağaçlar dikilir. Ülkemizde dikili en büyük ormanlık alanmış.

Gaziantep’in eski sokaklarında yürürken yorulduk; önümüze yıkık bir han çıktı, içeri girdiğimizde küçük bir çay ocağı vardı. Çay içip dinlenmeye karar verdik. Bir tarafı çökmüş olan bu handa güzel bir içecek olan Gaziantep’e özgü “Zahter” söyledik. Zahter, kekiğe benzeyen bir bitkiymiş. Zahter yaprağı süzgece konulup üzerinden sıcak su geçirilince zahter çayı oluşuyor. Yapımı da kolaymış. Sindirim sorunu olanlara öneriliyor. Karın ağrılarını gideriyormuş. Gaziantep’te baharat çok kullanılmasına rağmen mide ve bağırsak sorunları azmış. Bunu sağlayanın meyan kökü şerbetinin olduğu söylenmektedir. Gaziantepliler bu şerbeti bolca içiyorlar.

Halil, hanlar hakkında bilgi vermeye devam etti: 1800’lü yıllarda 50 han varmış. Bugün sağlam olarak ancak 10 tanesi kalmış. Hanlar bu bölgenin Osmanlı İmparatorluğu döneminde de yoğun ticaretle uğraştığını göstermektedir. Halil: “Hanlar konusuna girmişken, eski Antep evlerinin özelliklerinden de bahsedeyim.” dedi. “Peki” dedim. Antep evleri, insanların mutluluğu düşünülerek yapılmış. Evlerde her şey, insanların rahatlığı için tasarlanmış. Oysa günümüz evleri öyle mi? İnsanlar kutu şeklindeki evlere göre kendilerini alıştırıyorlar.

Acaba metropollerde yaşayan insanların ruhsal problemler yaşamasının nedeni bu mudur? Eski Antep evlerinde mimari, taş yapıdır. Plânlama olarak da avlulu sistem kullanılmıştır. Avluya Antep’te “hayat” derlermiş. Hayattan sokağa bakan duvar olabildiğince yüksek yapılmıştır. Bunun nedeni ise içe dönük yaşamdır. Özellikle bayanların zamanının çoğu avluda geçtiği için buraya “hayat” denilmektedir. İkinci kattan sokağa çıkan çıkıntılara “köşk” denir. Köşklerin dışı metal ile kaplıdır. Bu tür evlere aynı zamanda “köşklü ev” de denir. Hayat etrafında ocaklık (mutfak), hazna (kiler), helâ gibi mekânlar yer alır. Üst katlara, dışarıdaki merdivenle çıkılır. Üst katlardaki pencereler kafeslidir. Genelde hayatın ortasında bir havuz bulunur. Buna Antep’te “ganne” denir.

Taş-ahşap yapılan bu evler yazları serin, kışları sıcaktır. Bu kültürel hazine maalesef yok olmaktadır. 1880 yılında 6000 olan ev sayısı bugün 550 civarındadır. Eski Antep evlerinin bulunduğu mahallelerdeki sokaklar dardır. Bunun nedeni, yazın sıcaklığındaki gölgelerin uzayarak sıcaklığı daha az hissettirmesi; kışın ise dar sokaklara rüzgârın az girmesiyle soğuğun daha az hissedilmesidir. Gaziantep’teki eski sokakları gezerken kaleye gelmiştik. Yol boyunca da çok sayıda zanaatkâr görmüştüm. Bakır oymacıları, sedef kakmacıları, kutnu kumaşçıları, kilimciler, aba dokumacısı, yemeniciler, ahşap oymacıları, zurna yapımcıları, gümüş imalâtçıları, Antep nakışçıları, kalaycılar, semerciler vardı. Ayrıca küp imalatçılarının olması daha da şaşırtıcıydı. Gaziantep Kalesi’nin geçmişi 6000 yıl öncesine dayanıyormuş. Çünkü bir höyüğün üstüne yapılmıştır. Bu höyükte yapılan sondaj kazıları görülebilmektedir. Kaleye girdiğimizde kalenin sorumlusu Süleyman bizi karşıladı. Süleyman, geçici işçi olarak Özel İdare tarafından görevlendirilmiş. Kazı ve yenileme çalışmaları Özel İdare tarafından gerçekleştirilmekteymiş. Gaziantep’e hâkim bir konumda olan kale, şehrin merkezindeydi. Gaziantep Kalesi’nin üstünde Roma hamamı ortaya çıkarılmış. Osmanlı dönemi yapılarının katmanlarına ulaşılmıştı. Süleyman bize kalenin tarihini anlatırken ilginç bir tünele götürdü. Bu tüneldeki toprak yeni çıkarılmış. Tünelin toprakla doldurulma nedeni, Kurtuluş Savaşı’nda Fransızların attığı toplarla surların yıkılmasını önlemekti. Artık akşam olmuştu. Dinlenmek için oteldeki odama çekilirken günün yorgunluğunu daha iyi hissettim.

Gezip dolaşılacak daha çok yer vardı. Bundan dolayı Pazar sabahı daha erken uyandım. Otelin bulunduğu bölgede eski Antep evleri gözükmekteydi. Daracık sokaklar ilgimi çekti. Kendimi dışarıda buldum. Sokaklarda gezerken eski evlere hayran hayran bakıyordum. Birden karşıma “Amerikan Hastanesi” tabelası çıktı. Gaziantep’te Amerikan Hastanesi’nin olmasına anlam veremedim. Kapıdaki bekçiden buranın Amerikalılar tarafından yapıldığını öğrenince merakım daha da arttı. Bu sırada cep telefonum çaldı. Halil beni arıyordu. Amerikan Hastanesi önünden arabayla beni alınca: “Bu Amerikan Hastanesi ne geziyor burada?” dedim. “Gaziantep’in tarihindeki ilginç olaylardan birisi de Amerikalıların Gaziantep’e yerleşmesidir.” dedi. Fransızların karargâh binası olarak kullandıkları yüksekokulun bir bölümü de burasıdır. Amerikalıların Gaziantep’e yerleşmesi 1830’lu yıllara dayanır. Amerikalıları buraya çeken, bölgedeki Hıristiyan nüfusuymuş. Hıristiyanlar arasında Protestan mezhebini yaymaya çalışmışlar. Misyoner çalışmalarıyla birlikte ABD’nin çıkarları öne geçmişti. Bu çalışmalar sırasında okul, hastane, matbaa, kitap gibi dünyevi araçlar kullanmışlardır. 19. yüzyılın sonlarında Antep’te; Amerikan, Fransız, Yunan, İran konsolosluklarının bulunması, buradaki yoğun Hıristiyan nüfusuna bağlıydı.

Amerikalılar 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu topraklarında üç yüksekokul kuruyorlar. İstanbul’da Robert Koleji, Beyrut’ta Amerikan Koleji ve Gaziantep’te Merkezi Türkiye Koleji (Central Turkey Collage). Gazianteplilerin girişimciliği buradan da ortaya çıkıyor. Amerikalılar yüksekokul için çevre illerden yer ararken Gaziantepli Kedhüda zade Taha Göğüş, yüksekokul ve hastane yapılması için arsa bağışlıyor. Kolejin Antep’te kurulmasına karar veriliyor. Kolej, 1874 yılında eğitime başlıyor. Merkezi Türkiye Kolejinde sağlık bilimleri (tıp, diş hekimliği, eczacılık, hemşirelik ), din eğitimi, hukuk, elektrik, mühendislik, müzik, matbaa, edebiyat ve fotoğraf alanında eğitim veriliyor.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde, modern tıp eğitimi, ilk diş hekimliği eğitimi bu okulda verilmiş. Çünkü İstanbul Diş Hekimliği Okulu 1909 tarihinde açılmıştır. Üniversitenin kütüphanesinde 8000 kitap bulunmaktaydı. Gaziantep’teki ilk gazete bu okulun matbaasında basılmıştır. Okulun eğitim dili Türkçe olmasına karşılık, fen derslerinin kitapları İngilizce olduğundan bu dersler İngilizce verilirmiş. Bundan dolayı bu okul iki dilli (bilungual) bir okulmuş. Okul yaklaşık 40 yıl boyunca eğitim vermiş. 1900 yılında okulun yüksekokul bölümü Beyrut Amerikan Koleji’ne taşınıyor. Çünkü okulun mali yükü artık karşılanamamış. Bir de sanıyorum çeteleşme hareketi okulun eğitim seviyesini düşürmüş. Bugün Gaziantep’te bulunan Amerikan Hastanesi o dönemden kalmadır. Bölgeye şifa dağıtmaya devam ediyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde bölgedeki tek hastane olmasından dolayı her yıl binlerce hastaya bakmıştır. Hatırladığım kadarıyla her yıl yaklaşık beş yüz büyük ameliyat yapılırmış. Bunlardan sadece 9 vakada ölüm olmuştur. Amerikan Hastanesi’ndeki ilginç simalardan birisi de Shepard ailesidir. Üç kuşak boyunca Amerikan Hastanesi’nde çalışmışlar. Özellikle Dr. F. Shepard Gaziantep ağzı Türkçesi’yle bölge halkıyla kaynaşmış. Kırsal bölgelerde binlerce hastaya bakmış. Eşi Bayan Shepard da doktormuş. Osmanlı yasaları bayan doktorların hastaya bakmasına izin vermediğinden Bayan Shepard tıp bölümünde gizlice botanik dersleri vermiş. Aynı zamanda Anadolu’daki ilk bayan botanikçidir. Gaziantep ve çevresinin bitki örneklerini toplamış. Shepard’ların mezarları bugün Amerikan Hastanesinin okul bölümündeki bahçede bulunmaktadır. 2. ve 3. kuşak Shepard’larda bu bölgedeki hastanede çalışmışlardır. Gaziantep Amerikan Hastanesi bugün bile her yıl binlerce hastaya bakmaktadır. Kolejin kurulduğu bölge, Kolej Tepe Mahallesi olarak adlandırılmaktadır. Bu arada biz arabayla Zeugma’ya gidiyorduk.

Yol boyunca fıstık ve zeytin bahçeleri vardı. Nizip ilçesine girince Halil, caddede bir fırın üzerinde durdu. Nikelajlı bir demir el arabasından iki nohut dürümü aldı. Nohut dürümü de Antep’e özgü bir yemekti. Nefis bir kahvaltıyı yaptık. Zeugma’da Nizip’e yakındı ve Zeugma’ya gelmiştik.

Zeugma, bizim bütün dünyaya bir antik kentin suyla nasıl boğulabileceğini gösterdiğimiz yerdi. Gelişmiş ülkelerde böyle bir örnek var mı bilmiyorum. Ayrıca son yapılan araştırmalarda, barajların da çevrenin ekolojik yapısını bozduğu aynı zamanda içinde biriken organik artıkların parçalanmasıyla oluşan gazların ozon tabakasını da deldiği ortaya çıktı. Halil, elindeki kitaptan Zeugma’nın tarihini okumaya başladı. Zeugma’nın anlamı köprüymüş. Fırat Nehri üzerinde en kolay geçiş noktası burasıymış. Helenistik Dönem’de Büyük İskender’in ölümünden sonra, imparatorluğu komutanları tarafından paylaşılıyor. Anadolu ve Ön Asya’da Seleukos Nikator tarafından Seleukos’lar adıyla bir devlet kuruluyor. Zeugma’da kurulan şehre Euphrates Seleukeia, yani Fırat Seleukosu adı veriliyor. Bu kent Fırat Nehri’nin batı tarafında yer alıyor. Fırat Nehri’nin doğu bölgesinde kurulan kente de 1. Nikator eşinin adını veriyor; yani Apemia. Apemia, tümüyle Birecik Barajı’nın suları altında kaldı. Zeugma’nın ise beşte biri sular altında kaldı. İki villadan çıkartılan kalıntılardan, en zengin bölümün sular altında kaldığı sanılmaktadır. Zeugma’nın zenginliğinin nedeni bu bölgedeki ticaret ve Roma ordusunun 4. Lejyonunun burada bulunmasıdır. Kimi kaynaklara göre Zeugma’nın nüfusunun 80–100 bin arasında olduğu söylenmektedir. M.S. 252 yılında Sasani Kralı 1. Şapur tarafından yakılıp yıkılınca Zeugma’da bir daha uzun süre yerleşim olmuyor. Teraslardan oluşan Zeugma, toprak kaymaları sonuncunda 1974 yılına kadar saklı kalıyor. Toprak yığılmasının 3–5 metre kalınlığında olması, Zeugma mozaiklerini bugüne kadar korumuş. Zeugma’daki ustalar renk uyumuna dikkat etmişler. Yeni renkler elde etmek için camdan mozaikler yapmışlar. Bulunan bu eserlerin tümü Gaziantep Arkeoloji Müzesi’nin küçüklüğünden dolayı sergilenemiyordu, Yeni yapılan müze binası, Zeugma mozaiklerinin güzelliğini ziyaretçilere sunuyor. Gaziantep Arkeoloji Müzesi içerdiği mozaikler ve eserlerle dünyanın önemli müzelerinden birisi oldu. Umarım Hitit, Roma ve tarih öncesi yeni müzeler açılarak Gaziantep’in tarih zenginliği gün ışığına çıkar. Fırat Nehri bu bölgeye her dönem bereket vermiş. Anadolu’ya yerleşen ilk insanlar buraya yerleşmiş. Bu yerleşimlerin boyutunu Fırat havzasında kurulmuş olan 850 adet antik yerleşim alanından anlamak mümkündür.

Zeugma’dan hüzünle ayrıldıktan sonra, Halil’in söylediğine göre Gaziantep’in Akdeniz Bölgesi’nde kalan İslahiye Ovası’nda da çok sayıda tarihi bölge olduğunu öğrendim. Burada dikkati çeken yer Yesemek Açık Hava Heykel Atölyesi’dir. Hitit İmparatorluğu döneminden itibaren burada heykeller yapılmış ve çevredeki kent devletleri olan Sam-Al( zincirli), Tilmen, Sakçagözü’ne taşınmış. İnce işçilik, heykellerin taşındığı kent devletlerinde yapılıyormuş. Yesemek’te ki ocaktan çıkarılan bazalt kayaların hava gözenekleri olmadığından tercih edilirmiş. Eğer yolunuz Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne düşerse bu heykelleri görebilirsiniz.

Bu bölgedeki Amanos Dağları Adana, Hatay, Gaziantep sınırını oluşturmaktadır. Amanos Dağları’nın Gaziantep bölgesi, bitki çeşitliliği açısından dikkat çekicidir. Mikroklima özelliği ile Karadeniz florasına sahip olan Hınzırlı Yaylası, Karagöz ve Ufacık Yaylaları bölgenin iklim ve bitki özelliklerinden farklılık göstermektedir. Burada yaban fındığının yetişmesi dikkat çekicidir. Sedir, kayın, göknar ağaçları bolca bulunmaktadır. Akdeniz’den yükselen bulutlar bu bölgede yazın da yağmur yağmasına neden olmaktadır.

Pazar günkü bu geziden sonra yeniden Gaziantep’e gelmiştik. Eski Antep evlerinin bulunduğu bir mahalleden geçerken bir çeşmenin önünde durduk. Halil bu çeşmenin Kastel sisteminin bir parçası olduğunu belirtti. Yerin altından getirilen ve depolanan su sistemine “Kastel” denildiğini böylece öğrendim. Bu tür suyollarının dünyada yalnızca Gaziantep’te olduğunu ve bu sistem sayesinde çok sayıda hamamın da bulunduğunu söyledi. Meğer bu bölgede Antep’in hamamları ünlüymüş.

Gaziantep’in kültürel birikiminden kısaca bahsedersek, Türkiye’deki ilk insan yerleşimlerinin, Hititlerin önemli merkezleri olan Kargamış, Yesemek, Dülük, Sam-al, Tilmen ve Sakcagözü’nün de Gaziantep’te olduğunu söylemem gerekiyor. Fırat Nehri üzerinde Karkamış, Zeugma, Rumkale, Zerdegüm, Kamışlı, Roma Anıt Mezarları, Kesik Köprü, Roma Gözetleme Kuleleri, Yer altı şehirleri, 200 üzerindeki höyükleriyle Gaziantep, belki de ülkemizde tarihi alanların en yoğun olduğu şehirdir. Umarım bu bölgeler, kazı çalışmaları ile birlikte turizme de açılır.

Gaziantep, sanayisi ve ticareti ile ülkemizin gelişmiş şehirlerinden birisidir. Organize sanayi bölgelerinde 500 fabrikanın, küçük sanayi sitelerinde ise 3000’den fazla küçük ve orta boy işletmenin bulunması insanı şaşırtmaktadır. Gaziantep sanayisinin ve alt yapısının gelişmiş olmasından dolayı GAP bölgesindeki yatırımları kendisine çekmektedir.

Kara, hava ve demir yolu ile ulaşabileceğiniz Gaziantep; sıcakkanlı insanları, zengin mutfağı, kültürel ve tarihi birikimiyle sizleri bekliyor.

 
 

© Copyright Hasan Yelken - www.hasanyelken.com
Hasan Yelken Fotoğraf Sergilerinde bulunan bütün eserler fotografcıya aittir. Çalışmalar Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince izinsiz olarak kopyalanamaz, başka bir yerde kullanılamaz, tamamen veya kısmen çoğaltılamaz. Herhangi bir çalışmanın ticari ya da başka bir amaçla kullanılmak istenmesi durumunda lütfen iletişim formunu kullanarak kendisiyle irtibata geçiniz..

Bu site CemreNet İnternet Hizmetleri tarafından hazırlanmıştır. http://www.CemreNet.com